ALTIN KURAL “TESLİMİYET”

KABUL ET 

 

 

 Bugünlerde çok huzursuzum diyor Esra. Bana bir yol göster diye doğum tarihini yazıyor hemen arkasından. Hangimiz huzursuz olmuyoruz ki dönem dönem? Bazımız devamlı huzursuz. Çok azımız da genellikle huzurlu, ara ara minik huzursuzluk çalkantılarında. Çok ender birkaçımız da sonsuz huzur halinde. Peki, nedir aramızdaki fark? Doğum tarihine bakarak bir insanın huzursuzluğunu konuşabilir miyiz? Yoksa sadece bazı evrensel yasaları hatırlayıp hepimiz için ortak bir formül var mıdır?

Esra’ nın bu sorusu/sorunu huzurun ne olduğunu tefekkür etmeme vesile oldu. Görünürde ben ona yardım ettim sohbetimizle ama daha da derinde o bana yardım etmişti. Sana bu satırları aktarabilmemde vesile olduğu için. Daha da derinde soran da sorduran da cevaplayan da nasiplenen de O idi. Ne sen ne ben ne de öteki vardı.

 

Huzur nedir?

 

Kalben teslimiyetle ve güvenle yaşama sanatıdır.

 

Aslında huzur hiçbir koşula bağlı olmayan haldir. Şu olursa huzurlu olurum, bu olursa olmam gibi bir genel geçer duygu da değildir. Huzur bir haldir, oluştur. Koşullar ve olaylar ötesidir. Esra, son dönemde hayatının kötü gittiğini, maddi sıkıntıları olduğunu söylüyordu. İsteklerini gerçekleştirememekten, hep başkaları için kendini feda etmekten muzdaripti. Adeta solup gitmiş bir çiçek gibiydi. Gülemiyorum diyordu. Huzuru dışsal oluşumlara bağlamıştı. Ve bu noktada ruhu acı içindeydi. Hangimiz bu hale düşmedik ki? Ya sen? Hiç mi yaşamadın benzer dalgalanmaları?

 

Kalben teslimiyet dedik, güven dedik. Peki, ama o da nasıl olacak? Sözle söylemek kolay uygulamak ve algılamak zordur. Teslimiyetimizi genelde korkularımıza, endişelerimize,  hırslarımıza, eşimize, çocuğumuza, umutlarımıza… Vs. yapıyoruz. Bu teslimiyet hali de beraberinde köleliği getiriyor. Yanlış kaynaklara teslim olan ruh, kendi cehenneminde acı çekiyor, mutsuz oluyor. Ve akabinde huzursuz nefs sendromunda debeleniyoruz. Şahsen bunu ben de yaşadım. Ve yaşamadım diyen hiç kimseye de inanmam. Ancak bir dönem yaşadım ama sonra aştım diyene inanırım. Gerçek bilgi deneyimle özümüzden kopup gelen bilgiyle pekişince anlam kazanıyor. Sadece kitabi bilgileri bilip de uygulamadan bir hamal gibi onları zihnimizde daha ne kadar taşıyabiliriz ki.

 

Kalp insanın tam merkezindeki enerji alanıdır. Gönül diye de bilinen bu değerli köşkte bir sultan yaşıyor. Bu sultan damarlarımızdaki kanda akıp tüm hücrelerimizi dolanıyor. Size şah damarınızdan daha yakınım diyor. O değerli efendi, Yaratan Rabbindir. Sana kendi nefesinden üfledi. Seni kendine halife ol diye yarattı. Bu bilinç ve farkındalıkla olup da sadece Allah’ a teslim olursan özgür ve huzurlu olabilirsin. Tam bir kalp teslimiyeti ile Rabbine bağlı yaşamak en üst seviyede huzuru sana getirir. Hal böyle olduğunda, işsizlik, hastalık, kayıplar, ayrılıklar vb. hiçbir şey senin huzurunu bozamaz.

 

Her ne olursa olsun, bil ki yaşaman gerekeni yaşarsın. Ne bir zerre eksik, ne bir zerre fazla.

 

Yaşadığın her şeyin tekâmülün bir yapı taşı olduğunu hatırlarsan, deneyimlerinden geleni sevgiyle kucaklarsın. Tekâmül edip, kâmil insan olma yolculuğunda sana gelen her bir yapı taşını da binanı sağlam bir şekilde inşa etmek için kullanırsın. Bu binanın temeli sevgi ve Allah’ a kalben teslimiyettir. Sonsuz sevgi adında sağlam bir binaya gelen bir minicik hastalık taşını alırsın kucaklarsın, teşekkür edip yine sevgiyle dönüştürür ve binana eklersin. Bunun yolu gelen hiçbir şeye isyan etmemektir. Çünkü bilirsin ki her ne gelmişse Rabbinden gelmiştir. Ondan, bundan, fakirlikten, hastalıktan korkmazsın.

 

Sadece Allah’ tan korkarsın. Bu korku da bildiğin diğer korkulara benzemez. Bu korku bir aydınlanma halidir, bir bilme halidir. Bilirsin ki O dilemedikçe hiçbir şey başına gelmez. O halde korku ve ümitle onun senin için iyi şeyler takdir etmesini istersin. Bu noktada şöyle bir hataya da düşme sakın! “… Allah dilemediğine göre ben bir şey dileyemem o halde uykuya yatayım, O nasılsa her şeyi benim yerime yapar, diler, yoluna koyar, rızkımı gönderir…” bu yanlış zannediş bugün İslam dünyasındaki çoğunluğun içine düştüğü tuzaktır. Müslümanların genel tablosundaki bu cahillik, tembellik de bu yanlış inanışa dayanır.

 

Uyuma, kalk uyan! Yatma, çalış, üret! Uyuşukluğunu at üzerinden çabala! Sadece kendini düşünme, insanlığı da düşün toplum adına hizmet et, üret, yarat.

 

Sen dile, iste! Zaten Allah dilemese senin dilinden o dilek dökülemezdi. Bu incecik çizgiyi fark et ki gücüne sahip çık. Yüzyıllarca uykuda olan İslam âlemi gibi her şeyi Allah bilir deyip, okumadan, düşünmeden, sana verilen en değerli hazineni aklını kullanmadan kafanı kuma gömüp yaşama.

 

Üret, çalış ki Allah bereketini versin, rızkını arttırsın. Tüm gün evde pinekleyip de rızkımı Allah verip deyip tembellik etme. Çok sevdiğim bir hikâye vardır. Adamın biri dua eder Tanrım n’olur bana piyango çıksın. N’olur büyük ikramiyeyi kazanayım. Yıllarca bu dilekle dua eder. Ve hiçbir gelişme olmaz. Bir gün tekrar aynı duadadır. Ve Tanrı konuşur “hep aynı şeyi ister durursun ama bir kere de piyango bileti al” der. Bir istekte bulunuyorsan bu isteğe uygun faaliyette de bulunman gerekir.

 

Sen kendin diledin sanırsın ama senden sana dileyen de yine O’ dur.

 

Kendini Rabbinden ayrı bir varlık sanma. Gaflete düşersin. Tanrını senden başka yerde, dışarıda, göklerde de arama. Zira o senin yanındadır her daim. Bize şah damarımızdan daha yakındır.

 

Dileyen, isteyen O olduğuna göre, diğer tüm korkuların anlamsız değil mi? Yani anlamıyor musun kendi canavarını kendin yaratıyorsun. Korkuların olmasa, sen o olumsuzluları dilemiş olmazdın. Başına gelen her şeyi sen istediğin için yaşıyorsun. Dışarıda bir suçlu arama.

 

Düşüncelerinden ve sözcüklerinden sorumlusun. Bu sorumluluğu eline alıp yaşarsan kendi kendinin efendisi olursun. İtirazlarını duyar gibiyim: “işten atılmayı ben mi istedim?” “hasta olmayı ben mi diledim?” “terk edilmeyi ben mi?” cevap: EVET. Bilinçli olarak bunlar olsun diye dua etmemişsindir. Ama bilinçaltın, korkuların “ya hasta olursam, ya beni aldatırsa, ya işten atılırsam…” gizlice zihnini şekillendirmiştir. Acizlik enerjisine hapsolmuşsundur da farkında değilsindir. Ama niyetlerinden, düşündüklerinden sorumlu olduğunu hatırlaman gerekir. Zihnine ne emredersen o gerçekliğin olur. Bu bu kadar basit bir formüldür.

 

Konuyu toparlayıp en başına dönersek huzursuz nefs sendromu yaşıyorsun ve bir çıkış arıyorsun. Gülmeyen yüzünden, yolunda gitmeyen hayatından şikâyetçisin. Bunlar değişsin ve her şey yoluna girsin istiyorsun. Huzursuzluk seni çok yoruyor. Ne yapacaksın? Ne yapacaksın da hepsi dönüşecek?

 

Altın kural: KABUL ET

 

Kabul yasası dönüşümün başlayacağı noktadır. Başına her ne gelirse gelsin; öncelikle bu hali değiştirmek için direnmeyi bırak. Direncin olduğu yerde hiçbir şey oluşamaz. Sadece dirençten oluşan gergin bir enerji oluşur. Bu da huzurunu kaçırır, mutsuzluk ve depresyonu beraberinde getirir.

 

İnsanız ve hata yapmak bize mahsus. Kendine bunu itiraf et. Mükemmel olacağım diye bir tarafını yırtmaktan vazgeç artık. Bırak olan olanca haliyle olsun. Koyver gitsin! Nasıl olsa geçecek. Gelen her şeyin geçip gitmesi ve akışın devam etmesi insanı rahatlatır. Bu da ancak kabulle gerçekleşir.

 

Bir dene! Çok zor değil. Sadece aynanın karşısına geç ve “ Bu… Bu… Oldu, tamam. Kabul ediyorum… “ de. Derin bir nefes al, üç defa kabul ediyorum, kabul ediyorum, kabul ediyorum de. Gülümse ( ki otomatikman gülümsersin, bunun için hiçbir çabaya gerek kalmaz) direnç kalktığı anda tüm bedeninde ve ruhunda akışın başladığını hissedersin bu da yüzünde bir tebessüm olarak kendini gösterir.

 

Esra’yla sohbetimizde de ona önerdiğim bu oldu. Kabul etti ve nefes aldı. Yüzünde kocaman bir tebessüm oluştu. Bu kabulden sonraki aşama kendini ve akışını Allah’a teslim etmek olacaktı. Bu teslimiyet nasıl olur?

 

Bir diğer soru da budur. Teslimiyetin basit bir formülü var mıdır? Genelde biz insanlar her şeyi haplar gibi basit minik tabletler halinde alıp yutup iyileşmeyi isteriz. İçinde çaba, zaman, emek, acı ve pişmeyi gerektirecek şeyler zor ve tatsız görünür. Ama kestirme bir yol varsa ne ala, onu tercih ederiz. Sabır göstermek, zamana yaymak gözümüzde büyür de büyür. En sonunda ondan vazgeçeriz bile ama aceleciğimizden kolayca vazgeçemeyiz. Genelin hali budur. Ama bırakalım geneli, benim derdim sensin. Sen ne durumdasın? Kalben teslim olarak yaşıyor musun, yoksa yaşamıyor musun? Bunu nasıl beceriyorsun?

 

Benim deneyimlerimle öğrendiğim şu oldu: teslimiyet zamanla öğrenilir. Tüm deneyimler gibi hata yapa yapa. Ama ilk adımı niyettir. Niyet edersin, kendimi ve kalbimi sana teslim ediyorum Rabbim diye. Enerji çalışmaya başlar. Yürekten bir kere bu niyeti ortaya koyman bile yeterlidir. Unutursan ara ara kendine hatırlatmakta bir sakınca yoktur tabii.

 

Sonrası süreç içinde yaşayacaklarına ve ve senin onlar karşısında takındığın tavra bağlıdır. Gelen olay ve durumlara isyan edebilir, hayıflanabilir, kendini kahredebilirsin. Ya da kabul edersin, serbest bırakırsın, teslimiyet gösterirsin ve huzurla yoluna devam edersin. Teslimiyeti, acizlikle karıştırmamak da gerekir. Zira kalben Yaratıcıya olan teslimiyetin senin en güçlü halindir. Unutma teslim olduğun şey o olay ya da durum değildir. Esas kaynağına, ruhuna teslim olursun.

 

Kabulle, dirençsiz; teslimiyetle, sabırla, şükürle, huzurlu ve yumuşacık bir akışın olur. İstediği kadar zor olsun deneyimlerin, sen onların içinde yıkılmazsın. Sen onlarla büyürsün. Sen büyüdükçe enerjinle çevreni de büyütürsün. Yakınlarını, dostlarını, toplumu, tüm insanlığı enerjinle kuşatırsın. Bir şey değişir her şey iyileşir.

 

Sen değişirsin dünya değişir.

 

O nedenle benim işim gücüm sensin. Herkesi eleştirip, bu toplum nereye gidiyor diye ah vah demenin kimseye faydası yok. Oysaki toplumun çoğunluğu bu masalı söyler durur. Bazılarımız tüm dünyayı değiştirecek planlara sahiptir. Düşünür durur. Ama uygulama sıfırdır. Tek bir gerçek vardır aslında o da değişim bireyde başlar.

 

Sen değişince tüm kâinat değişir. Senin gözlerindir batan güneşi farklı gören. Yağmurun her damlasından keyif alan senin keyifli iç dünyandır. Yaşadığı olumsuz deneyimleri bile isyansız kabul edip, bunlar benim büyümem için birer yapı taşı diyen, sabır ve şükürle süreçlerini tamamlayıp karanlıktan aydınlığa yelken açan da senin gönlündür.

 

Yani her şeyin özünde senin içinin ritmi saklıdır. Dışarıda ne olduğu çok fark etmez. Sen değişirsin her şey değişir. Zaten senden yayılan enerji çevreni yeniden programlar. İnsanların sana nasıl davranacağı, hangi olayları yaşayacağın hep senin iç dünyanla alakalıdır.

Pin It on Pinterest

Share This